“Sebeb Ey” Şairine Bir Veda Denemesi
“Ben bu şehirden gidiyorum Erdem BAYAZIT Ona ilişkin bu veda yazısına Yunus Emre’den alıntıladığım bu şiirle irtibat kurarak başlamam bu yüzden. Çünkü her şeyden önce bir “aşk” şairidiydi. “Sebep Ey”le başlayan şiir serüveninin geniş açılımlı ilk örneğiydi onun o çok bilinen ve sevilen “Aşk Risalesi” şiiri..Sonradan tıpkı Yunus gibi “Aşk”tan “Tabiat”a uzandı. Oradan “Savaş”a ve “Ölüm”e..Böylece bu dört kavramı metafizik bir yorumla ele aldığı“Risaleler” isimli ikinci kitabı doğdu. Onun bu iki kitabı Yunus’un Divan’ı ve bilhassa “Risalet’el Nushiyeyyesi”ile birlikte okunduğunda bu ruh akrabalığı daha iyi görülecektir. Yunus Emre de Erdem Beyazıt gibi bunalımlı bir çağın insanıydı. Onun ısrarla “İşte Yunus budur” şeklinde dayatılmak istenen birkaç ilahisinin dışında şiirleri bir bütünlük içinde okunduğunda görülecektir ki çok ciddi bir çağ eleştirisi vardır. “İşitin ey ulular ahır zaman olusar” dizesiyle başlayan şiiri Erdem Beyazıt’ın “Birazdan Gün Doğacak” şiiri arasında çok benzer duyarlıklar görülecektir. Yine her ikisinde de “aşk”, “tabiat”, “ölüm” ve “savaş” çokça işledikleri ortak temalar… Bu benzerlikler, her iki ismin de aynı medeniyetin ve inancın şairleri olmalarından kaynaklanıyor şüphesiz ama burada söylenmesi gereken bir şey daha var: Gerçek şair olma bilinci…Çağının farkında olma, söz silahıyla çağın olumsuzluklarıyla savaşma ve insanı yeniden ayağa kaldırma, ruhunu diriltme eylemi…Bu yüzden ikisi de kimi zaman yanlış anlaşıldı. Mesela Mehmet Kaplan “Birazdan Gün Doğacak” şiirini tahlil ederken Beyazıt’ı “Yunus’un, Mevlâna’nın barışçı, sevgi dolu, dini insaniyetçilik geleneğine ihanet eden” biri olarak değerlendirmişti. Şimdi bu bahsi uzatmadan Yunus’un sadece şu mısralarını vermekle yetinelim: “Gitti beyler mürüveti/Binmişler birer atı/Yedikleri yoksul eti/İçtikleri kan olısar..” Bu mısraların Erdem Beyazıt’ın çağın zalimlerine, “mürüvvetsiz beylerine” karşı yükselttiği şu sesin Yunus’unkinden farkı var mı?”Şafak gibi alınlara terle yazılmış/Hakkın mutlak ölçüsünü/Elbet benim işçilerim çekecek/Emeğin kutsal direğine…” Burada bütün mesele okumaların bir bütünlük içinde yapılamaması..Evet, Yunus bir sevgi şairiydi, Erdem Beyazıt da öyle…Ama bir sevgi ikliminin kurulması öncelikle “savaş” kavramıyla yakından ilintili..Yunus’un savaşı sadece nefsiyle olan savaş değildi. Aynı zamanda reel olarak devam eden toplumsal savaşın da bir ifadesiydi. Erdem Beyazıt’ın şiiri Sadece Yunus’unkiyle akraba değil tabi..Onda Dede Korkut bilgeliği, Dadalaoğlu yiğitliği, Fuzuli coşkusu da var elbette…Yine onda Necip Fazıl metafiziğinden Sezai Karakoç derinliğine kadar pek çok unsur var. Ama o bütün bu beslenme kaynaklarını kendinde harmanlamış fakat bunları özümsemiş özgün bir şair olarak eserler verdi. Onu okurken Anadolu’yu, Balkanları, Kafkasları, kısacası bütün bir İslâm coğrafyasını acılarıyla, mutlarıyla görme imkanı sözkonusu..Bu yüzden bir “destan”şairi…Ama hamaset değil tarih bilinci esas olan ve epik söyleşin lirizmle kaynaşmasının getirdiği çok özel bir yapı içerisinde… Bütün bu özellikler Sezai Karakoç’la kurulan çağdaş İslami şiirin belirleyici yönleri…Bu yüzden bu şiir de bu tür şiirleri yazan şairler de-tabi Erdem Beyazıt da-hep yanlış anlaşıldı. Çünkü genel kabul İslami şiirden ezan, namaz, oruç gibi dini motiflerin işlenmesi, milli şiirden Anadoluculuk anlaşılmaktaydı. İnsani bir dünya özleminin patenti ise Marksist şaire verilmişti. Erdem Beyazıt ve arkadaşları öncelikle bu önyargıyı yıktılar. Beyazıt’ın çağdaşı ve yol arkadaşı olan M. Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören tabi önlerinde hep bir usta olarak var olan Sezai Karakoç, ortak duyarlıkların dışında tamamen kendilerine özgü olarak kurdukları şiir yapılarıyla yeni bir akımın başlatıcıları oldular. Türk şiiri bu açılımla çok önemli bir zenginlik kazandı. Bugün geriye dönüp bakıldığında bu damarın hâlâ bütün canlılığıyla diri bir damar olduğu görülecektir. Bir düş kurdu bu şairlerin hepsi…İnsanı boğan, tüketen bir çağa karşı yükselttikleri sesleriyle yeni bir dünyanın umut kapılarını açtılar insanlığın önüne…Yeni bir nesil düşlediler “çelik dişliler arasında direnen insanlığa” bir umut olarak..Önlerine “hep duvarlar çıktı” Aşka, inanca, toprağa ve insana veda denilen bir çağda “Altında durarak gökten boşananın/Sonra yükselterek seslerini konuştular.” Dediler ki: “Sen dur burada ey insan/Duy içinde tutuşan ormanı/Ve yakıştırmasını bil üstüne ey ademoğlu/Usta bir makasla biçilen toprağı”…Bu bir çağrıydı insanlığa…Duyan duydu, gören gördü. “Sonsuz devirleri aşarak savaşçılar geldiler/ve akşamın ipini kestiler..” Ve böyle bir zamanda “Yedi Güzel Adam”dan biri daha ayrıldı aramızdan. Erdem Beyazıt, kendinden önce gidenler için yazdığı “Öndern Gidenler “ şiirinde şöyle diyordu.” Onlar gittiler/Giderken bir muştu gibiydiler…” Yakın dostu Nazif Gürdoğan, onunla ilgili bir yazısında “Şiir erdemdir, erdem şiirdedir” demekteydi. Bu, Erdem Beyazıt’ı ve şiirini çok iyi özetleyen bir tesbit…Şair, erdemli kişidir, şiir ise erdemli olmayı sağlar. Erdem Beyazıt, işte adı gibi erdemli olan bir şair olarak bize şiirin erdemini öğretti ve anlattı. Şair ölse de mısraları diri kalır. Eminim zaman geçtikçe Erdem Beyazıt şiirinin nasıl bir gümrah ırmak olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu şiir bugünden geçmişe uzanan, oradan aldığı değerleri bugünden yarına taşıyan bir şiirdir. Erdem Beyazıt’ın şiirin değer muhtevası sadece kendinden ibaret değildir elbette..Bu şiir ses zenginliği, imaj dünyası itibariyle de önemli bir şiir. Bu bakımdan onun şiirindeki değerler muhtevası Erdem Beyazıt şiirini değerlendirirken bizi bir yanılgıya düşürmemeli..Bu, bir tebliğ değil telkin şiiri..Seçilen kelimeler, bu kelimelerin müzikalitesi, kullanılan imajlar, hiçbir estetik kayba yol açmadan bu şiirin dünyasını oluşturuyor. Yani bu şiirin fikir dünyasındaki zenginlik, estetiği zayıflatmamış tam aksine her ikisi mükemmel bir uyum meydana getirmiştir. Bu bakımdan Erdem Beyazıt şiirini okuyanlar, sadece bir değerler dünyasıyla karşılaşmazlar, aynı zamanda bu değerlerin estetik bir tarzda ifade edildiğini de görürler. Onu değerler dünyamızın samimi bir savunucusu ve savaşçısı, şiirimizin yerli düşünce öncülerinden biri olarak selamlıyor, rahmet diliyorum. O, “Ölüm Risalesi”nin bir yerinde “Gürül gürül bir ırmaktır ölüm” demişti. Onun şiiri de, hayatı da, mücadelesi de öyle…Bir ırmak coşkusunda, suyun saflığında hep akacak olan bir ırmak…Üzülsek de biliyor ve inanıyoruz ki “Sevgililer ölür/Bir hicret olur ölüm/Bir sıla…” Vuslat nasılsa olacaktır. |
Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır