24/2/2009 ·

"Erdem Bayazıt Kitabı" çıktı !..

1939'da doğan Erdem Bayazıt'ı 5 temmuz 2008'de kaybetmiştik. Türkiye Yazarlar Birliği'nin kurucularından olan Erdem Bayazıt'ın geçen sene yazı hayatının 50. yılı idi.  TYB'nin İstanbul, Konya ve Erzurum şubeleri münasebetle geniş katılımlı toplantılar yapmıştı.
Erdem Bayazıt Kitabı'nda şairin hayat hikâyesi yanında, eserlerinden seçmeler ve hakkında yazılan yazılar yer alıyor.

Kitap Kahramanmaraş Belediye başkanı ile TYB Başkanının sunuşları ile başlıyor. Kitabın 1. bölümü yazarın hayatına ayrılmış. İkinci bölümün başlığı Maraş ve Erdem Bayazıt. Bu bölümde, Maraşlı Erdem Bayazıt ve Erdem Bayazıt'ı Maraşa bağlayan konularla ilgili yazılar var. Hüseyin Yorulmaz'ın Erdem Bayazıt'la  Maraş üzerine yaptığı konuşma ile Nazif Öztürk'ün yazısı bilhassa dikkati çekici.

3. Bölüm "kalem arkadaşları ve dostları  anlatıyor" başlığını taşıyor. Bu bölümde, ağırlıklı olarak TYB Konya şubesinin Rasim Özdenören, Turan Koç, Arif Ay ve Ramazan Kaplan'ın katılımıyla düzenlediği toplantının metinleri yer alıyor. Nazif Gürdoğan, Muhsin Mete, Osman Sarı ve Ragıp Karcı'nın yazıları bu bölümü tamamlıyor. Kitabın dördüncü bölümünde şiiri ve eserleri değerlendiriliyor. Bu bölümde Alim Kahraman, Osman Özbahçe ve Selçuk Küpçük'ün yazıları bilhassa dikta çekiyor. Bu bölümde TYB Erzurum şubesinin Erdem Bayazıta saygı panelinin metinlerine de yer verilmiş.

Kitabın 5. bölümünde Erdem Bayazıt'ın şiirlerinden ve yazılarından seçmelere yer verilmiş. Ardından gelen 6. bölümde ise, vefatından sonra çeşitli yayın organlarında yayınlanan yazılar toplanmış. Kitabın son bölümünde Erdem Bayazıt'la yapılan üç konuşma var. "Dünya suretleri" bölümü ise, Erdem Bayazıt'ın hayatından enstantanelere ayrılmış. Burada yer alan resimlerin büyük çoğunluğu TYB arşivinden seçilmiş.

Kitap için irtibat:
Türkiye Yazarlar Birliği
Kahramanmaraş Belediyesi

Yorum (1) Yorum yaz!

11/8/2008 ·

“Giderken Bir Muştu Gibiydi…”

Herkes öyle midir, bilmiyorum. Bir sevdiğim ölünce, ona dair hatıralar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçer. Daha önce de Erdem Bayazıt’a dair yazılar yazdım. Ama aklımda hep şiiri vardı, fikri vardı, edebiyatımızdaki yeri vardı. Onun modern şehre, medeniyete bakışı, bizim nesle aşıladığı moral güç aklımı meşgul ediyordu.

Şimdi yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda, kendimi bir boşluğun önünde hissettim. Ölümün doğurduğu derin boşluk… Ölüm haberi, bütün kelimelerimi de öldürdü sanki. Hüznün, acının ve tevekkülün kuşattığı bir beyaz boşlukta donuk bir şeye dönüştüm.

Hastalığının ilerlediğini biliyor ve gönül karşı çıksa da mukadder sonu bekliyorduk. Ama yine de bir sarsıldım duyunca. Yüreğimin derinliklerinde ince bir sızı hissettim. Bu sızı, ölümden çok, bunu geç duymamdan kaynaklanıyordu. Hiç yapmadığım bir şey yapmış, birkaç gün kendimi dünyadan soyutlamaya karar vermiştim. Tabiatın kucağında, radyosuz, televizyonsuz, gazetesiz geçirdiğim üç dört günün keyfi Erdem Abi’nin ölüm haberini almamla yok olup gitmişti. Geç haberdar olmuş ve cenazesine katılamamıştım. Başka tanıdıklarımın, sevdiklerimin cenazelerine de katılamadığım oldu. Ama hiçbiri beni bu kadar etkilemedi. Birden bir özlem belirdi içimde ve hızla büyüdü, büyüdü… Son yolculuğunda yanında bulunamamanın verdiği eziklikle telefona sarıldım. Cenazesinin ayrıntılarını dostlardan dinledim. Onu uğurlayan kalabalığa hayalen katıldım, Eyüp sırtlarına öyle tırmandım. Mustafa Miyasoğlu cenazeye katılan kalabalığı anlatırken, aklımdan onun Erdem Abi’nin “Önden Gidenler İçin”inden mısralar geçiyordu. “Onlar gittiler / Gelen zamandan bir haber gibiydiler” diyordu. Şimdi işte kendisi gidiyordu, bizim önümüzden ve “gelen zamandan bir haber gibiydi.” Önden gidenlerin giderken bir muştu gibi olduğunu söylüyordu. Kendisi de giderken bir muştu gibi değil miydi?

Gitmeden, “düştüğü yerden kalkmağa hazırlanan bir ülke”nin haberini vermişti bize. Yola çıkacağımız zamanı işaret etmişti:

Her damlası bir zafer müjdecisi

Bir posta eri gibi

Yağmur yüzümüze değince

Çıkacağız yola.

 Önce şiiriyle tanışmıştım, çok sonraları kendisiyle. Gencecik bir üniversite öğrencisi olarak küçük, dağınık bir öğrenci evinde saatlerce onun şiirlerini okuduğumuz, tartıştığımız geceyi hatırlıyorum. Sonra Edebiyat Fakültesi’nde Mehmet Kaplan Hoca’nın odasında onun şiirini saygılı, çekingen bir şekilde savunuşumu hatırlıyorum. Kaplan, hocamdı. Şiir Tahlilleri’nin ikinci cildi olan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri yeni çıkmıştı. Hoca, Erdem Abi’nin şiirini Marksistlerinkiyle aynı kefeye koyuyordu. Bu, epey tepki çekmişti. Mavera’da da bu eleştiriye sert tepki gösteren bir yazı çıkmıştı. Kaplan Hoca’nın Mavera’nın bu sayısını dergi, kitap yığını arasında aradığı bir zamanda girmiştim odasına. Nazım Hikmet’in şiirine yaptığı eleştirilerden dolayı solcularca dava edildiği bir zamanda bir de inançlı çevrelerden tepki almak onu epey üzmüş görünüyordu.

Mavera’daki yıllar bizim için ne kadar da heyecan vericiydi… Onun bir film heyetiyle Afganistan’a yolculuğunu dergi sayfalarından adeta adım adım keyifle takip etmiştik. Mavera’yı yönettiği dönemlerden gönderdiği pusulalar, şiirlerime dair öneriler var hatırımda. Gönderdiğim şiirlere kurşunkalemle çıkarma, takdim tehir, soru işareti gibi işaretler kor iade ederdi. Böylece bu işaretlerin dışında tek kelime yazmadan sanki Mallarme’nin “Şiir, tesadüflerin kelimelere yenilmesidir” şeklinde dile getirdiği düsturu pratik bir şekilde öğretiyordu bana. Bazen önerilerini beğenmez, şiirimi değiştirmeden tekrar gönderirdim, o haliyle yayımlardı. Dediğim dedik bir olmadığını buradan anlamıştım.

 Yüz yüze tanışmamış yıllar sonra oldu. Bir şiir şöleninde… Yanlış hatırlamıyorsam, Urfa’da… Bitmeyen sorularıma sabırla, sükunetle cevap vermişti. Tarihî bir mekandaki duruşu, bir tablo gibi asılı kalmış zihnimde. Herkes heyecanla birbirine bir şeyler anlatırken, o bir genç şairin verdiği şiir kitabının sayfalarına dalmıştı. Önünde kocaman bir bakır mangal vardı. Yüzünde filozoflara yakıştırılan derin, vakur anlam… Bir başka şölende, İstanbul’da, sahnede “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”i okumuştu. Murat Kapkıner, önceden planlanmadığı halde sazını kaparak ona eşlik etmişti. Belki de doğaçlama olduğu için müstesna anlar yaşamıştık. Daha sonra ondan defalarca bu şiiri dinledim ama hiç o geceki kadar etkilenmedim.

Strasburg’daki Türkçenin Uluslar arası Şiir Şöleni’ne de beraber katılmıştık. Serbest olduğumuz bir gün boyunca şehri beraber gezmiştik. Orada yaşayan bir dostun rehberliğinde bir taraftan şehri tanımaya çalışmış bir taraftan da gün boyu sohbet etmiştik. Bu sohbetler, onun alçakgönüllü ama vakur kişiliğini, onu “abi” yapan özelliklerini yakından müşahede etmemize fırsat verdi. Dikkatine, hassasiyetine tanık olmamızı sağladı. Mesela büyükçe bir meydandaki heykelin önünde fotoğraf çektirmek istediğimizde hemen karşı çıktı. Gördük ki o bizden daha dikkatli davranmış ve heykelin kime ait olduğunu önceden okumuştu. Oraya bu heykelin dikilişinin sebebi ecdadımızla yaptığı mücadeleymiş meğer.

Sanatı bir araç gibi düşündü. Ona göre şiir “hem insan tekinin hem toplumun kendini aşması için bir at, bir araç”tı. Ama hafife almadan, hakkını vererek kullandı bu aracı. Onun şairi ifade eden aşkın bir dil olduğunu göz ardı etmedi. Sanatkâr varoluşunun hikmetini aramalıydı. Kendisiyle yapılan bir mülakatta “Aradığım ‘ölüm’ değil, ‘ölümsüzlük’tür” diyordu. “Tabiatı okumaya çalışırken, insanı okumaya çalışırken, hayatı okumaya çalışırken, tarihi ve medeniyeti okumaya çalışırken, bu dünya hayatını noktalayacağımız an olan ölümü okumaya çalışırken” şiirini var eden tek gerçekliğin bu olduğunu söylüyordu.

“Öte”si olmayan bir dünyayı red üstüne kurdu şiirini. “Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm” diyen oydu. O, şimdi “öte”de. “Ölümsüzlük” diyarında. Mevla rahmet eylesin.

A.Vahap AKBAŞ


Kaynak:
"Berceste" dergisi
Ağustos 2008
Sayı:74

Yorum (2) Yorum yaz!

11/8/2008 ·

“Sebeb Ey” Şairine Bir Veda Denemesi

                                                                                       “Ben bu şehirden gidiyorum
                                                                                        Gömerek geceyi içime
                                                                                        Sabahın hüznünü beklemeden
                                                                                        Gidiyorum bu şehirden…

Erdem BAYAZIT

 Ve gitti bu şehirden “Sebeb Ey”in şairi…Ardından binlerce hüzünlü, kederli yürek bırakarak…Ve gitti  “Ben bu ile garip geldim ben bu ilden bezerek” diyen Yunus Emre’ye haldaş ve sırdaş olarak…Çünkü o benim için hem adı gibi “erdemli” kişiliğiyle hem de şiirinin damarları itibariyle çağdaş bir Yunus Emre idi.

Ona ilişkin bu veda yazısına Yunus Emre’den alıntıladığım bu şiirle irtibat kurarak başlamam bu yüzden. Çünkü her şeyden önce bir “aşk” şairidiydi. “Sebep Ey”le başlayan şiir serüveninin geniş açılımlı ilk örneğiydi onun o çok bilinen ve sevilen “Aşk Risalesi” şiiri..Sonradan tıpkı Yunus gibi “Aşk”tan “Tabiat”a uzandı. Oradan  “Savaş”a ve “Ölüm”e..Böylece bu dört kavramı metafizik bir yorumla ele aldığı“Risaleler” isimli ikinci kitabı doğdu. Onun bu iki kitabı Yunus’un Divan’ı ve bilhassa “Risalet’el Nushiyeyyesi”ile birlikte okunduğunda bu ruh akrabalığı daha iyi görülecektir.

Yunus Emre de Erdem Beyazıt gibi bunalımlı bir çağın insanıydı. Onun ısrarla “İşte Yunus budur” şeklinde dayatılmak istenen birkaç ilahisinin dışında şiirleri bir bütünlük içinde okunduğunda görülecektir ki çok ciddi bir çağ eleştirisi vardır. “İşitin ey ulular ahır zaman olusar” dizesiyle başlayan şiiri Erdem Beyazıt’ın “Birazdan Gün Doğacak” şiiri arasında çok benzer duyarlıklar görülecektir. Yine her ikisinde de “aşk”, “tabiat”, “ölüm” ve “savaş” çokça işledikleri ortak temalar…

Bu benzerlikler, her iki ismin de aynı medeniyetin ve inancın şairleri olmalarından kaynaklanıyor şüphesiz ama burada söylenmesi gereken bir şey daha var: Gerçek şair olma bilinci…Çağının farkında olma, söz silahıyla çağın olumsuzluklarıyla savaşma ve insanı yeniden ayağa kaldırma, ruhunu diriltme eylemi…Bu yüzden ikisi de kimi zaman yanlış anlaşıldı. Mesela Mehmet Kaplan “Birazdan Gün Doğacak” şiirini tahlil ederken Beyazıt’ı “Yunus’un, Mevlâna’nın barışçı, sevgi dolu, dini insaniyetçilik geleneğine ihanet eden” biri olarak değerlendirmişti.

Şimdi bu bahsi uzatmadan Yunus’un sadece şu mısralarını vermekle yetinelim: “Gitti beyler mürüveti/Binmişler birer atı/Yedikleri yoksul eti/İçtikleri kan olısar..” Bu mısraların Erdem Beyazıt’ın çağın zalimlerine, “mürüvvetsiz beylerine” karşı yükselttiği şu sesin Yunus’unkinden farkı var mı?”Şafak gibi alınlara terle yazılmış/Hakkın mutlak ölçüsünü/Elbet benim işçilerim çekecek/Emeğin kutsal direğine…” Burada bütün mesele okumaların bir bütünlük içinde yapılamaması..Evet, Yunus bir sevgi şairiydi, Erdem Beyazıt da öyle…Ama bir sevgi ikliminin kurulması öncelikle “savaş” kavramıyla yakından ilintili..Yunus’un savaşı sadece nefsiyle olan savaş  değildi. Aynı zamanda reel olarak devam eden toplumsal savaşın da bir ifadesiydi.  

Erdem Beyazıt’ın şiiri  Sadece Yunus’unkiyle akraba değil tabi..Onda Dede Korkut bilgeliği, Dadalaoğlu yiğitliği, Fuzuli coşkusu da var elbette…Yine onda Necip Fazıl metafiziğinden Sezai Karakoç derinliğine kadar pek çok unsur var. Ama o bütün bu beslenme kaynaklarını kendinde harmanlamış fakat bunları özümsemiş özgün bir şair olarak eserler verdi. Onu okurken Anadolu’yu, Balkanları, Kafkasları, kısacası bütün bir İslâm coğrafyasını acılarıyla, mutlarıyla görme imkanı sözkonusu..Bu yüzden bir “destan”şairi…Ama hamaset değil tarih bilinci esas olan ve epik söyleşin lirizmle kaynaşmasının getirdiği çok özel bir yapı içerisinde…

Bütün bu özellikler Sezai Karakoç’la kurulan çağdaş İslami şiirin belirleyici yönleri…Bu yüzden bu şiir de bu tür şiirleri yazan şairler de-tabi Erdem Beyazıt da-hep yanlış anlaşıldı. Çünkü genel kabul İslami şiirden ezan, namaz, oruç gibi dini motiflerin işlenmesi, milli şiirden Anadoluculuk anlaşılmaktaydı. İnsani bir dünya özleminin patenti ise Marksist şaire verilmişti. Erdem Beyazıt ve arkadaşları öncelikle bu önyargıyı yıktılar. Beyazıt’ın çağdaşı ve yol arkadaşı olan M. Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören tabi önlerinde hep bir usta olarak var olan Sezai Karakoç, ortak duyarlıkların dışında tamamen kendilerine özgü olarak kurdukları şiir yapılarıyla yeni bir akımın başlatıcıları oldular. Türk şiiri bu açılımla çok önemli bir zenginlik kazandı. Bugün geriye dönüp bakıldığında bu damarın hâlâ bütün canlılığıyla diri bir damar olduğu görülecektir.

Bir düş kurdu bu şairlerin hepsi…İnsanı boğan, tüketen bir çağa karşı yükselttikleri sesleriyle yeni bir dünyanın umut kapılarını açtılar insanlığın önüne…Yeni bir nesil düşlediler “çelik dişliler arasında direnen insanlığa” bir umut olarak..Önlerine “hep duvarlar çıktı” Aşka, inanca, toprağa ve insana veda denilen bir çağda “Altında durarak gökten boşananın/Sonra yükselterek seslerini konuştular.” Dediler ki: “Sen dur burada ey insan/Duy içinde tutuşan ormanı/Ve yakıştırmasını bil üstüne ey ademoğlu/Usta bir makasla biçilen toprağı”…Bu bir çağrıydı insanlığa…Duyan duydu, gören gördü. “Sonsuz devirleri aşarak savaşçılar geldiler/ve akşamın ipini kestiler..”

Ve böyle bir zamanda “Yedi Güzel Adam”dan biri daha ayrıldı aramızdan. Erdem Beyazıt, kendinden önce gidenler için yazdığı “Öndern Gidenler “ şiirinde şöyle diyordu.”  Onlar gittiler/Giderken bir muştu gibiydiler…” Yakın dostu Nazif Gürdoğan, onunla ilgili bir yazısında “Şiir erdemdir, erdem şiirdedir” demekteydi. Bu, Erdem Beyazıt’ı ve şiirini çok iyi özetleyen bir tesbit…Şair, erdemli kişidir, şiir ise erdemli olmayı sağlar. Erdem Beyazıt, işte adı gibi erdemli olan bir şair olarak bize şiirin erdemini öğretti ve anlattı. Şair ölse de mısraları diri kalır. Eminim zaman geçtikçe Erdem Beyazıt şiirinin nasıl bir gümrah ırmak olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu şiir bugünden geçmişe uzanan, oradan aldığı değerleri bugünden yarına taşıyan bir şiirdir.

Erdem Beyazıt’ın şiirin değer muhtevası sadece kendinden ibaret değildir elbette..Bu şiir ses zenginliği, imaj dünyası itibariyle de önemli bir şiir. Bu bakımdan onun şiirindeki değerler muhtevası Erdem Beyazıt şiirini değerlendirirken bizi bir yanılgıya düşürmemeli..Bu, bir tebliğ değil telkin şiiri..Seçilen kelimeler, bu kelimelerin müzikalitesi, kullanılan imajlar, hiçbir estetik kayba yol açmadan bu şiirin dünyasını oluşturuyor. Yani bu şiirin fikir dünyasındaki zenginlik, estetiği zayıflatmamış tam aksine her ikisi mükemmel bir uyum meydana getirmiştir. Bu bakımdan Erdem Beyazıt şiirini okuyanlar, sadece bir değerler dünyasıyla karşılaşmazlar, aynı zamanda bu değerlerin estetik bir tarzda ifade edildiğini de görürler. Onu değerler dünyamızın samimi bir savunucusu ve savaşçısı, şiirimizin yerli düşünce öncülerinden biri olarak selamlıyor, rahmet diliyorum. O, “Ölüm Risalesi”nin bir yerinde “Gürül gürül bir ırmaktır ölüm” demişti. Onun şiiri de, hayatı da, mücadelesi de öyle…Bir ırmak coşkusunda, suyun saflığında hep akacak olan bir ırmak…Üzülsek de biliyor ve inanıyoruz ki “Sevgililer ölür/Bir hicret olur ölüm/Bir sıla…” Vuslat nasılsa olacaktır.

Mustafa ÖZÇELİK

Kaynak:
"Berceste" dergisi
Ağustos 2008
Sayı:74

Yorum (yok) Yorum yaz!

14/7/2008 ·

Erdem Bayazıt'ın Hayatı



Adil Erdem Bayazıt
(d.
1939, Kahramanmaraş) - (ö. 2008, İstanbul) şair, yazar.

İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamlayan Bayazıt, sırasıyla 1953’te İstiklal Ortaokulu’ndan, 1959 yılında ise Kahramanmaraş Lisesi’nden mezun olmuştur. Aynı yıl kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek öğrenimine başlayan şair, tahsiline iki yıl kadar bu üniversitede devam ettikten sonra geçim sıkıntısı nedeniyle 1961 yılında öğrenimini devam mecburiyeti olmayan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne nakleder. Bayazıt 1963 senesinde yüksek öğrenimine ara vererek askere gider. Askerliğini yedek subay öğretmen olarak Burdur iline bağlı Çuvallı, Yeşilova köyünde yapan şair, askerden döndüğünde ise tahsil hayatında büyük bir değişiklik arz edecek yeni bir kararı uygulamaya başlar. Zira Hukuk Fakültesinde başladığı tahsil hayatına artık Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde devam edecektir. Erdem Bayazıt askerden döndüğünde Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur. 1971 yılında buradan mezun olan Bayazıt, memuriyet hayatına atılır ve edebiyat öğretmeni olarak Kahramanmaraş’ta vazifesine başlar. Mezun olduğu Kahramanmaraş Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yapan şair, daha sonra Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi’ne müdür olur.

İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş günlerinde genel sekreter olarak vazife alan şair, Milli Eğitim Bakanlığı’nda Basın Bürosu Memurluğu, Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulunmuştur. Erdem Bayazıt daha sonra Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Daire Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken istifa ederek kurucusu olduğu Akabe Yayınları’nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenir.

Henüz öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlamış olan Bayazıt, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları arasında yerini alır. İlk şiir kitabı olan “Sebeb Ey” 1972 yılında Edebiyat Yayınları arasında (2. ve 3. baskısı Akabe Yayınları), son şiirleri “Risaleler” adı altında 1987’de Akabe Yayınları arasında çıkmıştır (2. baskı 1989). Bu iki kitap İz Yayınları tarafından “Şiirler” adı altında 1992 yılında bir arada basılmıştır (4. baskı 1998). 1981 yılı Temmuz ayında Ajans 1400 adlı bir firmanın film ekibiyle beraber Afganistan’a doğru yola çıkan şair Şenol Demiröz, Yücel Çakmaklı, Ahmet Bayazıt, Çetin Tunca, Halil İbrahim Sarıoğlu ve Necdet Taşçıoğlu’ndan oluşan çekirdek bir kadro ile birlikte Pakistan’ın Peşaver kenti başta olmak üzere İran, Hindistan ve Afganistan içlerini gezer. Yaptığı bu iki aylık gezinin izlenimlerini topladığı "İpek yolundan Afganistan’a" adlı eseriyle 1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanır.

1984’te Akabe Anonim Şirketi’nin İstanbul’a taşınması kararıyla bu görevini devrederek yeniden memurluğa döner. Devlet Planlama Teşkilatı’na sözleşmeli personel olarak giren şair, daha sonra bu vazifeyi bırakır ve 1987 yılı seçimlerinde Kahramanmaraş’tan milletvekili adayı olur. 30 Kasım 1987 milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi’nden aday olan Bayazıt, Kahramanmaraş milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18. dönem çalışmalarında Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev alır. 1988 yılında Risaleler adlı şiir kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü kazanır. 1992 seçimlerinde adaylığını koymayan Bayazıt, İstanbul’a yerleşir. Evli ve dört çocuk babası olan Bayazıt’ın şiir ve yazıları Açı, Hamle (Kahramanmaraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayınlanmıştır.

Erdem Bayazıt, 5 Temmuz 2008 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

11/7/2008 ·

"Ölüm bir melek elinde gelir"

Üç yıl önce İstanbul'da bir dergi bürosunda gördüm ilk ve son kez Erdem abiyi... İki saate yakın bir zaman birlikte oturduk, sohbet ettik. Bugün ondan sözederken gönül rahatlığıyla "abi" diyebilmeme yetti o iki saate yakın zaman... Elbette çok uzun yıllardır ismiyle, eserleriyle, fikri ağabeyliğiyle tanıyordum kendisini; ama yine de iyi ki o iki saate yakın zamanı onunla geçirmişim diye düşünüyorum şimdi. Sanki uzun yıllardır tanışıyormuşuz da, bir süredir görüşme imkanı bulamamışız gibi davranmıştı o gün bana. Çok etkilenmiştim, çok ısınmıştı içim, iyi hatırlıyorum. O günlerde de sağlığıyla ilgili sıkıntıları vardı, bunlardan sözetmişti biraz... Ama daha çok başka şeylerden, hayattan, edebiyattan, insanlardan, dünyadan... Bu her şeye açık hali, bu her şeyle ilgili görüntüsü umutlandırmıştı beni... Oysa aklımda tutmam gereken bir şey vardı; Erdem abi için ölüm, hayattan, edebiyattan, insanlardan ve dünyadan hiç uzakta durmamıştı zaten. Ölüm, Erdem abinin şiirinde daima nöbetteydi. Neyin nöbetinde? Hayatı ve insanı anlamaya çalışan zihne ölümü unutturmama nöbetinde. "Kabuğunuza çekilin yorganınızı çekin üstünüze/Kalsın titrek ve mavi elleriniz /Bekleyin geliyor ölüm usulca/Usulca girer koynunuza." dizelerinde olduğu gibi... Ve elbet, dünya çilesinin sonundaki aydınlık, gönül hasretinin nihayetindeki vuslat, "sonsuza açılan bir kapı" olarak karşılık buluyordu ölüm: "Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm/Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm"

Bu toprakların sesine sahip büyük bir şairdi Erdem abi, ama az sayıda şiiri vardı. "Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor" diyordu son söyleşisinde. Benim için çok anlamlı sözler bunlar... Şairlerin ilhamdan neredeyse hiç sözetmediği, şiiri kendi ruhlarının ayrıcalığı gibi gördükleri bir zamanda...

Başka bir vesileyle bu köşede Mavera dergisinin hayatımda nasıl önemli izler bıraktığını ifade etmiştim. O Mavera'ya ruhunu veren güzel adamlardan biriydi Erdem abi. O da Büyükdoğu'dan, Diriliş'ten, Edebiyat'tan beslemişti ruhunu. Necip Fazıl'dan, Sezai Karakoç'tan, Nuri Pakdil'den, Fethi Gemuhluoğlu'dan... Sonra Erdem Beyazıt ile birlikte Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören, M. Akif İnan da bu silsileye eklendiler. Bugün bu toprakların ruhuna tümüyle bigane değilsek, içine düştüğümüz kirli dolambacın içinde ruhumuzu elinden tutan bir "Sebep Ey" çınlaması varsa eğer, bu ferahlık çevresini aydınlık tutan dert sahibi, meselesi olan bu insanların akıl ve gönül gayretlerinin eseridir. Onları yeniden değerlendirmenin, çürümeye yüz tutmuş bütün bilinç yaralarımızı diriliş ruhuyla yeniden sarıp sarmalamanın, doğumla, ölümle ve arasındaki büyük imtihanla yeniden yüzleşmenin yolunu bulmalıyız. Erdem abinin vefatı tıpkı önden giden diğer güzel adamlar ile olduğu gibi azaldığımızın, hem de çok azaldığımızın farkına varmalıyız. Bugün kendi kimliklerimizin yerini bulmak konusunda zorluk yaşıyor olsak da bizim bir ruh ve fikir tarihimiz var. Bir medeni kökümüz, bir dilimiz, evveliyatımız var. Yolunu kaybetmiş, özünden başkalaşmış sürgünler olmak istemiyorsak, ruh kandillerimizi yakıp gece karanlığında da olsa bizi ruh köklerimize götürecek yolu yeniden bulmalıyız.

Allahın rahmeti seninle olsun Erdem abi, nur içinde yat...


Gökhan ÖZCAN 

Kaynak:
"Yeni Şafak" gazetesi
10 Temmuz 2008

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/7/2008 ·

Erdem Bayazıt ve Eyüp Sultan'ın kırık kanatlı leyleği

Bekleniyor muydu? Bilemeyeceğim. Sanki beklenmiyor gibi bekleniyordu. Hastalığından geçtiğimiz yılın nisan ayında haberimiz oldu. Yeni teşhis edilmişti. Kozyatağı'ndaki evinde bir aile dostumuzla ve bazı yakın arkadaşlarımızla ziyaretine gittiğimizde:

- Ben bu hastalığın seyrini iyi bilirim, demişti. Konuşmasında şakacı bir ton vardı. Geçen yıl, diye devam etmişti, Baysal Seyithanoğlu'nun tedavisi devam ederken telefonla arayıp soruyordum, nasıl gidiyor tedavi diye… O da bana, abi doktorların söylediğine göre tedaviye olumlu cevap veriyormuşum diyordu. Hep öyle söylerler… Akif (İnan) için de öyle söyleniyordu. Daha başkalarını da biliyorum…

Ne ki, geçtiğimiz bir yıldan fazla bir süre içinde yaptığım ziyaretlerin hiçbirinde bir daha böyle konuşmadı. Aslında biz de ona hastalığı üzerine fazla bir şey söylemedik. Sadece kendisini nasıl hissettiğine ilişkin şeyler sorduk. Onun dışında da anılardan, genel konulardan konuştuk.

Benim 53 yıllık dostumdu. Bu kelimeyi bilincimin en yüksek tonuyla telaffuz etmek istiyorum. Bunca yıl, onunla hem edebiyat yolunda, hem hayatın günlük, gündelik dağdağası arasında birlikte yürüdük. Kısa sürelerle birbirimizden ayrı kalmışlığımız kuşkusuz, olmuştur. Ancak bu kısa kesintiler hiçbir zaman bir arada bulunuşumuza halel getirmemiştir.

Bunca yıl zarfında birbirimizle asla yüksek sesle konuşmadık. Birbirimizi hiç incitmedik.

Hastalığının son haftalarında yengemiz Ayşegül hanımefendinin beyanına göre, yalnız benim adım telaffuz edildiğinde gülümseyip tepki veriyormuş.

Üç hafta kadar önceki ziyaretimizi Burç FM Genel Yayın Yönetmeni Bünyamin Şen, Yeni Dünya dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mahmut Bıyıklı, şair Cevdet Karal, Asım Gültekin ve daha başka arkadaşlarla ziyaretine gittiğimizde oldukça keyifliydi. Doktorlar beyninde tespit edilen bazı lekelerin kaybolduğunu bildirmişlerdi. Birlikte fotoğraflar çektirmiştik. Geç vakitlere kadar sohbetimiz sürmüştü. İyiydi.

Erdem Bayazıt'la dostluğumuz 1955 yılında Maraş Lisesi'nin birinci sınıfından itibaren başlar.

Lise yılları boyunca Alaeddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Sait Zarifoğlu ve daha başka arkadaşlarımızla birlikte Maraş'ın yerel gazetelerinde çıkarttığımız sanat edebiyat sayfalarında, lisenin yayın organı olan Hamle dergisi ile devam eden edebiyat hayatımız, sonraki yıllarda Akif İnan'ın da katılmasıyla Edebiyat dergisi çevresinde yürüyüşünü sürdürmüştür.

1976 yılı Aralık ayından itibaren Mavera dergisindeki yolculuğumuz başlamış yaklaşık onbeş yıl sürmüştür.

Erdem de, Alaeddin ve Akif gibi yazmaya titizlenirdi. Onlar, kendilerine özgü sesi yakalamadıkça şiir yazmaya oturmazlardı. Cahit'in tarzı farklıydı. O, şiir heykel gibi mermerin içinde duruyor, şaire düşen heykeltıraş gibi mermeri yontup içindeki heykeli çıkartmaktan ibarettir, diye düşünürdü. Eline, kelimelerden ibaret olan çekicini alarak şiirini yontmaya başlardı. Erdem, Alaeddin ve Akif'se şiirlerinin oluşmasını sabırla beklerlerdi.

Cahit hep çocuksuydu. Akif'se doğuştan kâmil olarak dünyaya gelmişti. Alaeddin kelimenin bütün yükleri ve yüklemiyle garipti: Efendimiz (sav)'in garip kelimesine yaptığı vurgu bağlamında garipti. Dünyaya müstağni idi. Erdem'se gerçek anlamında prensti. Maraş'ın Bayazıt beylerinin oğluydu. Şahsiyetiyle, yaşantısıyla, şiiriyle, nesriyle haza asalet timsaliydi…

Ben, üniversiteye baba ocağımız olan Eyüp'teki dededen kalma evimizde devam ettim. Biz oradayken Erdem'e de bizim eve yakın bir oda kiralamıştık. Bir süre orada komşuluk ettik. Daha sonra Ankara'da onunla aynı evi paylaştık. Keza Cahit'le ve Akif'le de mekansal yakınlıklarımız ömür boyu sürdü.

Onlardan ayrı kalmışlığım şuramda duruyor ya.. bir zamanlar Eyüp Sultan Camii'nin avlusundaki çınarın dibini mekân tutmuş olan kanadı kırık leylekler vardı. Onlar kanatları kırık olduğu için öteki leyleklerle birlikte uçup göçemezlerdi. Kendimi, şimdi, bu dünyada onlardan mahrum kalmış o kanadı kırık mahzun leyleklere benzetiyorum. Hele de Erdem, Eyüp Sultan'da, uçmaya o avludan başladığından bu yana…

Rasim ÖZDENÖREN

Kaynak:
"Yeni Şafak" gazetesi
10 Temmuz 2008

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/7/2008 ·

Bir küheylan misali çağladı ve bir şiir biledi gitti

Erdem Bayazıt Ağabeyi de Rahmet-i Rahman'a uğurladık. Şiirimiz, daha bir öksüz artık. Hayatımız, daha bir tatsız.

Erdem Ağabey, şiir gibi bir adamdı: Şiir gibi yaşardı: Sessiz ve derinden bakardı. Sükût sûretinde bir hayatı vardı: Susarak konuşurdu. O'nun olduğu yerde bir sessizlik varsa, mutlaka o derinden konuşuyor demekti: İç dünyasında biriktirdiği kutlu meyvelerin yemişlerini devşirmeye hazırlanın demekti bu. Çünkü bu sessizlik, bereketli bir sessizlikti: Birazdan şimşekler çakacak, fırtınalar esecek, Erdem Ağabey bir küheylan gibi çağlayacak demekti.

Erdem Ağabey'le Mavera dergisinde tanışmıştık. Ankara'ya her uğradığımda uğrardım Mavera'ya. Daha doğrusu, Mavera'ya uğramak için uğrardım Ankara'ya.

Mavera'nın bürosunda tanışmıştık; yine bir sükût sûretinde hareket hâlindeyken. Cahit Zarifoğlu Ağabey, yeni gençlerden sözediyordu: Ümit vadeden gençlerin metinlerinden: Bir çocuk gibi seviniyordu bereketli mevsimlere.

Ama Erdem Ağabey'le asıl tanışıklığımız, dostluğumuz Ajans 1400'lü yıllardadır: Bir masada Cahit Ağabey otururdu, pencere kenarında, köşedeki masada Şenol Demiröz Ağabey, Cahit Ağabey'in yanıbaşındaki masada da ben. Erdem Ağabey de bulduğu yere ilişir, iliştiği her yere ve her kese, durmaz mutlaka bir şeyler "iliştirirdi". Herkes işiyle meşgulken, bir ânda, biraz önce yukarıda tasvir ettiğim manzarayı yaşardık: Önce sessizlik kaplardı salonu. Sonra, hiç beklenmedik bir ânda Erdem Ağabey yerinden kalkar ve "ortaya" konuşmaya başlardı: Ya bir şiir söylerdi yüksek sesle; ya bir fikir beyan ederdi coşkuyla, derin bir nefesle: İşte o zaman tam bir küheylan misali çağlardı ve herkesi pürdikkat kendisine bağlardı.

Ajans 1400'lü yıllarda vakit namazlarına birlikte giderdik karşımızdaki camiye. Cahit Ağabey, radyodan geç gelirdi; gelir germez de seccadesini serer ve öylece eda ederdi ikindilerini. Kol kola girerek giderdik namazlara: Daha doğrusu, karşıma geçer, şöyle bir bakar, sonra kolumdan tutarak kaldırırdı masadan: Abdestli olduğumu bakışlarımdan anladığı zaman kolumdan tutar, kaldırır ve iki-üç dakikalık camiye 10-15 dakikada giderdik. İşte o zamanlar, benim "hakîkî üniversite eğitimi" aldığım eşsiz zamanlardı: Ya bir Pasolini, bir Fellini, bir Kurosawa filminden bir enstantane üzerinde uzun tiradlar geçer; ya bir fikrini beynime nakşederdi: "Düşün" derdi, "ne diyeceksin bakalım?" diye de sormadan edemezdi.

Erdem Ağabey'den asaletin, erdemin, ucuzculuğa prim vermemenin ne demek olduğunu öğrendim. Derûnî sessizliğin ve sükûnetin, sükût sûretinde coşkunun, heyecanın, taşmanın ve kendini aşma çabasının ne demek olduğunu bir de.

Üç yıl önce, Kırım'da uzun uzun sohbet etmiştik. Yazıları dikkatle takip ettiğini söylemişti: "Medeniyet ruhunun yeniden şahlanması gerekiyor: Bu ruh, bizi yeniden ayağa kaldıracak yegâne ruhtur. O yüzden, yılmadan, usanmadan devam et," demişti.

Erdem Ağabey'i "ölümsüzlük mevsimi"ne uğurladığımız şu acı günde, böyle hatırlamak ve asil bir insan olarak, coşkusu, heyecanı dinmeyen şiir gibi bir insan olarak size de böyle hatırlatmak istedim.

Erdem Ağebey'in şiirde yaptığı şey, kendine özgü bir şeydi: Medeniyet ruhu ışığında geleneğin, geleneksel duyuş, düşünüş, yaşayış, varoluş tarzlarının nasıl yeniden yemiş verebileceğinin, capcanlı kılınabileceğinin canlı bir timsali ve şiirde de bunun öncü bir misaliydi: Erdem Ağabey, Yahya Kemal ve Necip Fazıl şiirindeki çağlayanı andıran diriliği, Sezai Karakoç şiirindeki çağları delip gelen dinginliği ve enginliği, Cahit Zarifoğlu şiirindeki derin işçiliği mezcedebilmiş, kendine özgü bir dille yeniden üretebilmiş hâs bir şâirdi.

Aslında bütün bunların ötesinde, Erdem Ağabey'in gerek asil şahsiyetinde, gerek özgün şiirinde onu bir küheylân gibi çağaltan, coşturan, doldurup-taşıran kaynak Kutlu Kitabımız'dı. Ajans 1400'lü yıllarda Kutlu Kitabımız'dan nasıl coşkuyla, ürpererek pasajlar okuduğunun canlı tanığıyım. O yüzden, Mehmet Kaplan, Erdem Ağabey'in şiirinin Yunus'tan, Mevlânâ'dan izler taşımak yerine Marksistlerden esinlendiğini söylerken çok büyük yanılgı içindeydi: Sadece şu dizelerde bile başta Kitabımız olmak üzere, Fuzûlî'yi de, Yunus'u da, Mevlânâ'yı da, Şeyh Galip'i de, Sezai Karakoç'u da görebilirsiniz:

"Ürperir tabiat üfleyince rüzgârı derin gök soluğu / Ulu ses dokununca çarka / Düşer ölümün gölgesi eşyaya / Başlar eşyada hareket kurtulmak için kendinden / Daha öteye geçmek için arınmak gibi elbiseden / Sonra ses olur."

Ve "Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden / İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden / Ölüm bize ne uzak ne yakın bize ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm" gibi ölümsüz dizelerinin küheylan gibi çağlayan ve bize şiir bileyen şairini rahmetle anıyor, Ahmet Bayazıt Ağabey ve ailesine başsağlığı diliyorum. Mekânı cennet olsun.

 
Yusuf KAPLAN

Kaynak:
"Yeni Şafak" gazetesi
7 Temmuz 2008

Yorum (yok) Yorum yaz!

10/7/2008 ·

Şiirimizin saf ve coşkun sesi sustu


Son olarak Şubat ayında Prof. Dr. Bekir Karlığa, ben ve eşim ile ziyaret etmiş, epeyce bir süre konuşmuştuk. Ama bir yandan da yorarız endişesi vardı içimizde. Konuşma ihtiyacından çok, birlikte olmanın hoşnutluğunun konuşmasına yansıdığını hissediyorduk. Şubat’ın son haftasından Mart’ın 21’ine kadar benim için sıkıntılı günlerin sürmesi, hiç değilse telefon ile haberdar olmamı da önledi. Eşimin Hakk’a yürüyüşüyle birlikte telefon ile haber alma imkanım kalmadı. Çünkü telefon ile konuşmada bile, rahatsızlığı dolayısıyla eşimi soracağını biliyordum. Buna vereceğim cevap yoktu. Daha doğrusu eşimin vefatını söyleyebilecek kadar yürek dayanıklığı içinde değildim.

Sanatının, şairliğinin 50. yıl kutlamalarına, bazı toplantılara, radyo programlarına katılmış olsam, Yedi İklim’in özel sayısına yazıyla katkıda bulunmuş olsam da, içimdeki sızının sızıntısı hep devinip durdu. Kuşkusuz hakdı ölüm. “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm” (Nida Beyitleri, Sebeb ey) nitelemesi, aslında “uzak” ve “yakın” olmasıyla ilgili değildir. Ölümün “uzak” ve yakın”lığı onun gerçekliğini temellendirmiyor. Bilincimizi ölüme müteyakkız olmaya yönlendiriyor, hazırlıklı olmaya çağırıyor.

“Bir gün öleceğim biliyorum / Bunu her an ölür gibi biliyorum / Anamın yüreğinde bir kor / Ölene dek sönmeyecek bir ateş / Kımıldanıp duracak hep / Karım bomboş bulacak dünyayı / -N’olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak / Oysa insan yalnız ölür.”

Evet, “insan yalnız ölür”, ama aynı zamanda “tecrübesi” imkansızdır ölüm. Onun için “Ölüme en çabuk dostlarım alışacaklar /- Yaşayıp gidiyorduk yâhu / Ne vardı acele edecek! / Diyecekler” diyebilecekler mi? Ölümün gerçek, Tolstoy’un “Üç ölüm”ünde apansız bir duygu irkilmesiyle “Tek gerçek ölümdür” olmasını tesbit etmek, Kabul etmeyi ima etse de, sorun kabul ve red ikilemine indirgenememektedir.

Ama, gerçek olan Adil Erdem Bayazıt’ın “tek gerçek” olan ölümü, tek, kesin, açık olarak tecrübe etmiş olmasıdır. Anlatılamayan, bir başkasına aktarılamayan, ikinci kez denenemeyen, aslında bilgimizin konusu, akıl ve duygularımızın malzemesi kılınamayan, ancak öyle sandığımız ölümü tecrübe etti ve sustu Erdem Bayazıt da. “Bir gün öleceğim biliyorum” tesbiti buraya aittir, onun için ölüm karşısında durabilmemizi sağlayamıyor. Ne ki “iman” insan ve nimeti bahşedilmiş de, hayatımızı böyle yaşanılır kılabiliyoruz.

Erdem Bayazıt saf, coşkulu, o kadar da mahrem “iman”ını şiirine birebir yansıttı. Yaşadığı hayatın, ülkesinin, toplumunun, dünyanın saf ve coşkulu olabilmesi, kılınabilmesi için yoksunluklara rağmen mücadele etti. Saflık ve coşkusu onu hep “ümitvar” tuttu.

Bin yıllık Anadolu ruhunu keşfetmekten ziyade ifşa etti şiirlerinde: “Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak / Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana / O inanmışlar çağının” (Birazdan Gün Doğacak, Sebeb ey)

Kuşkusuz herşey fanidir, Allah’tan gayrı ve her canlı ölümü tadıcıdır. Evet ölümü tadmak! “Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar / Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.”

Erdem Bayazıt sustu derken, “sessiz bir bombadır konuşur” anlamını işâret etmiş de oluyoruz.

Rahmet diliyorum. Allah cemil ve cemaliyle tecelli etsin. Ailesine, dostlarına, sevenlerine, vurgunu olduğu Anadolu insanına, coğrafyasına, toprağına, dağına, ovasına, havasına, göğüne bile sabr-ı cemil diliyorum.

Ruhun şâd olsun saf ve coşkun adam!


İsmail KILLIOĞLU

Kaynak:
MİLLÎ GAZETE
10.07.2008

Yorum (yok) Yorum yaz!

8/7/2008 ·

Erdem Bayazıt Hakk'a Yürüdü

Bir ömür şiirleri ve yazıları ile düşünce-duygu dünyamızı aydınlatan güzel insan, şair Erdem Bayazıt vefat etti. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun !..

Yorum (1) Yorum yaz!

8/7/2008 ·

Erdem Bayazıt ile Söyleşi



50. SANAT YILINDA ERDEM BAYAZIT İLE/ Dinçer Eşitgin

[10:30–13:30],

09.2.2008, Cumartesi,

Kozyatağı/İstanbul.

 

Efendim, öncelikle 50. sanat yılınızı kutlu olsun...

Teşekkür ederim.

İlk gençlik yıllarınızdan bugünlere doğru gelmek istiyorum. Ama bu 50. sanat yılını kısaca değerlendirmeniz mümkün mü? Sanatta elli yılı, yani yarım asrı geride bıraktınız. Bu nasıl bir duygu?

Sanatta elli yıl. Bu, mühim bir şeydir tabi ki. Bunu geçen sene Rasim (Özdenören) vesilesiyle de biraz düşünmüştüm. Ama burada yalnız sanat yok, biz koşturduk yıllar boyunca... Ayrıca biz, yalnızca yazan, yalnızca okuyan, yalnızca konuşan, yalnızca dolaşan bir insan da değiliz.

Elbette efendim, fildişi kulesinde değil, sahadasınız...

Muhakkak, sahadayız. Hem de nasıl bir sahadayız? 70’li yıllarda geceler boyu sabaha kadar gençlere konuştuğumu bilirim. Konuştuğumuz şey şu: “Kardeşim biz okumaya, biz meselelerimizi konuşmaya, biz yazı yazmaya mecburuz, mahkûmuz. Bunu yapmadan da bir adım ileri gidemeyiz. Binaenaleyh, ilk görevimiz de budur.” Şimdi diyeceksiniz ki “Yahu her gün okuldan dağılan çocukların üzerine bomba atılıyor. Her gün, üç kişi, beş kişi, on kişi ölüyor. Siz de okuyun diyorsunuz...” Ama bu ortamda ne yapalım? Bir taraftan partiler kurulmuş ve çok sıkıştırılıyoruz. Çünkü hepsi gençliği istismar etmek istiyor. Biz de onları bloke ediyoruz. Kuzuyu kurda yem etmemek için. Sabahlara kadar konuşuyorum. Tabi ki konuşmalarımızı birkaç hadis üzerine bina ediyoruz. Biri şudur: “Kıyamet koparken bile elinizdeki yeşil fidanı dikeceksiniz.” Bir gün bakıyorsunuz ki pencereden, dışarıda kıyamet kopuyor. Bombalar atılıyor, bilmem ne oluyor, şu oluyor, bu oluyor, kıyamet kopuyor. Kafanızı kaldırıp bakacaksınız sonra tekrar indireceksiniz ve diyeceksiniz ki “Dışarıda kıyamet var ama benim yapmam gereken iş, elimdeki fidanı dikmektir”. İşte o konuşmalarda benim yaptığım da buydu. Böyle konuşmalar yapardım. Çünkü içi boş bir milliyetçilik her zaman zarar verir. İşte mesela Hırant Dink’i öldürdüler. Hırant Dink, doğduğu toprağı seven bir adam. Ve en çok koruyacağımız insan. Ayrıca, vatanını yani doğduğu toprağı sevmekten daha mübarek ne olabilir? Ne olabilir? Ama öldürdüler. Çok da güzel bir şiir yazdı Cahit Koytak onun için.

Bu 50 yıllık sanat hayatınızda, XX. yüzyıl Türk edebiyatının özellikle ikinci yarısına yön veren köklü dergilerdeki tanıklığınız dikkat çekici...

Evet, küçük de olsa bir hizmetimiz olduysa ne mutlu. Ama her şeye rağmen, o gün bugündür biliyorsunuz, maalesef bizi ‘yok gibi’ farz edenler de vardır. Nazım’ın oğlu Memet Fuat’ın neşrettiği bir antoloji çıktı. Bu antolojide Sezai Karakoç da var. Bu antoloji ile ilgili bir yazı çıkmıştı Cumhuriyet gazetesinde o dönemlerde. O yazıda şöyle diyordu (yazar adı hatırımda değil) Mehmet Fuat için, “Ben senin solcu olmadığını zaten biliyordum. Senin, baban Nazım Hikmet dışında solculukla hiçbir alakan yok. Sen Sezai Karakoç’a nasıl yer verirsin”. Böyle bir şey olabilir mi? İşte böyle bir ortam vardı. Bizi ‘yok gibi’ farz ediyorlardı. Yine hiç unutmam, onu da anlatmak isterim: Mavera dergisi yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Bu sefer de “Bunlar Aramko’dan besleniyorlar” demeye başladılar. Ben Aramko’nun ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ama sonra öğrendik ki meğer bir Arap şirketiymiş. Yani bize deve irisi, koca koca adamlar, “Siz Arap doları yiyorsunuz” diye iftira atıyorlar. Halbuki biz o günlerde, her gün Mavera’da karnımızı nasıl doyuruyoruz, anlatayım: Mavera’da toplanıyoruz, yemek yemek mecburiyetindeyiz. Rahmetli Cahit gitti, bir çuval mercimek aldı, bir çuval da nohut, soğan aldı. Biz her gün, mercimek çorbası ya da lapası neyse, onun başına otururuz, kim gelirse artık, yani sağdan soldan memur şu bu. Çünkü herkes parasız o dönemde. Biz karnımızı böyle doyuruyoruz, çorba yapıyoruz her gün Mavera’nın mutfağında. Arap dolarları, Aramko’lar nerde? Hatta şimdi Anadolu’ya gittiğimde, bir minare ustası yaklaşır yanıma, der ki Mavera’da o mütevazı sofrada yediği yemeği hatırlatır ve “Ben onu unutamıyorum, o bir cennet taamıydı” der. Benim en büyük mutluğum odur.

Biraz lise yıllarınızdan bahsetseniz...

Belki hayatımda ilk defa liseyi değişik bir şekilde yorumlamak, lisedeki bu birikimi anlatmak istiyorum. 1955 yılında lise öğrencileri bir araya gelmişler ve ilk defa Anadolu’da bir edebiyat harekâtı, bir okuma harekâtı başlamış. Bu da tabi Nuri Pakdil gibi gerçekten çok ışıltılı, çok vurgulu bir sanatkârın, bir yazarın önderliğinde olmuş. Biz lise birinci sınıfa başladığımızda Nuri Pakdil lise dördüncü sınıfta okuyordu... O zaman iki türlü lise vardı. Bir dört sınıflı liseler, bir üç sınıflı liseler. Maraş gibi bir yerde, Nuri Pakdil’in getirdiği yenilik nedir? O günlerde, Maraş otuz kırk bin nüfuslu bir kasaba sayılabilir. Nuri Pakdil lise edebiyat kolunun Hamle dergisini çıkarıyor. Ayrıca yine Maraş’taki yerel gazetelerin birinde, Hizmet adlı mahalli gazetede, henüz lise öğrencisi olan Nuri Pakdil sanat sayfası düzenliyor. Tabii sadece Nuri Pakdil değil, orada önemli isimler de var. Mesela bizim Mustafa Atatanır diye bir edebiyat hocamız var, kendisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesidir. Atatanır Hocanın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikâyeciliği üzerine bizim çıkardığımız Hamle dergilerinde de birkaç sayı süren ciddi değerlendirme yazıları vardır. Atatanır Hoca, Büyük Doğu çıkarken Necip Fazıl’la da beraber çalışmış. Biz de Nuri Pakdil’in izinden gidiyoruz. Nuri Pakdil, çok pırıltılı, çok coşkulu, çok müthiş bir insan. Nuri Pakdil, bizim ağabeyimiz, biz her şeyi ondan görmüşüz. Mesela, onun o dönemde oynadığı üç tane piyes var: Bir, Cevat Fehmi Başkurt’un Paydos’u. İki, Moliere’in Kibarlık Budalası. Üç, yine Moliere’in Hastalık Hastası... İyi bir tiyatro izleyicisiydim ben ve o üç oyunu ilk kez Nuri Pakdil'den seyrettim. İstanbul’a geldiğim zaman bütün o Kenterleri, Genco Erkalları, hiç kaçırmadan seyrederdim. Hiç birinden aşağı değildi Nuri Pakdil, fevkaladeydi. Hatta Paydos’ta Muallim Murtaza’yı oynarken ağladığımı hatırlıyorum.

Sizin için önemli bir ufuk Nuri Pakdil...

Tabii bizim için lise ikinci sınıfta böyle bir ufkun açılması çok mühim, bu bir. İkincisi, o dönemde Nuri Pakdil'in çıkardığı Hamle dergisi ve mahalli gazetelerdeki sanat sayfaları çok büyük yankı yaptı. Diyebilirim ki her sayısı Türkiye çapında yankı yapardı, Nurullah Ataç, Salah Birsel bunlardan bahsederdi. Kitaplarda var bunlar, atıflar yapmışlardır. Bizim için Nuri Pakdil bu, anlatabiliyor muyum? Hatta Hukuk Fakültesinde okurken yazları Maraş’a geliyor, bizimle irtibat kuruyor, yani Nuri Pakdil bize ağabeylik yapıyor. Edebiyat’ın tutmasında, Edebiyat dergisinin ekol olmasında da bu çok önemlidir. Bu da Nuri Pakdil’in eseridir, öncü Nuri Pakdil’dir. Her bakımdan gerek yazıdaki stili bakımından, gerek oyunculuğu bakımından önümüzde bir öncü, bir liderdir. Biz tamamıyla ona öykünüyoruz, ona öykünerek yazı yazıyoruz... Ve tabii ki çok büyük emeği var üzerimizde. Ama çok enteresan bir insandır, birlikte yaşamak gerçekten çok zordur. Onunla, en uzun birlikte yaşayan da ben oldum. Bahçelievler’de, Bülbülderesi’nde, Rasim Özdenören’le, Nazif Gürdoğan’la da bir ara beraber kalmışızdır. Hatta Rasim’in anne ve babası vardı, bir odada onlar otururdu, bir odada Rasim ile ben. Bu iki üç sene devam etti. Rasim Amerika’ya gitti o sırada, ben onlarla kalmaya devam ettim. Çok tatlı günlerimiz oldu.

Maraş Lisesi’nde Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Mehmet Âkif İnan gibi arkadaşlarınız var. Acaba siz bu buluşmayı nasıl yorumluyorsunuz?

En ufak bir şüphe yoktur ki bizim bir araya gelmemiz Cenab-ı Allahın bir lütfudur. Önce Mehmet Akif İnan’dan bahsedeyim biraz. Mehmet Âkif İnan, hayat boyu konferanslar verdi, bütün Anadolu’yu dolaştı. Bilhassa edebiyat ve medeniyet üzerine ilişkiler kurdu. Âkif İnan, Urfa’dan Maraş’a geldiğinde, Alaeddin’in sınıfındaydı. Alaeddin bir gün geldi, dedi ki “Urfa’dan biri geldi, aruzla heceyle şiir yazıyor, bizim yazdıklarımızı da hiç önemsemiyor, onlara en ufak bir değer vermiyor” dedi. Âkif İnan’la biz de tanıştık. Fakat sonra Nuri Pakdil’in tesiriyle aruz ve heceden vazgeçti, biliyorsunuz. Nuri Pakdil anlata anlata onu değiştirmiştir. Düşünün bir Mehmet Âkif İnan geliyor, aruzla yazıyor ve epey bir mesafe almış. Sonra Nuri Pakdil’in etkisiyle aruzdan da heceden de vazgeçiyor. Âkif’te öyle bir duygu gelişti ki “Ben öyle yepyeni bir şey yazayım ki onu kimse aşamasın”. Bunu da gerçekleştirdi, beyit ve mısraı bir bakıma diriltti ama klasik tarzda değil, tamamen yeni bir bakışla. Mesela, bir gün Sezai Karakoç gelmiş, Hilal dergisinin Ankara’daki bürosuna. Hilal dergisi, o günün en çok satan dergilerinden biri, Mehmet Âkif İnan çıkarıyor. Âkif İnan’ın da hararetle aruzu savunduğu zamanlar, Sezai Karakoç’a diyor ki, “Sen bu işi bırak, aruzla şiirler yaz.” Sezai Karakoç’un bu yüzden Âkif İnan’a karşı bir kırgınlığı vardır.

Dediğim gibi, Allah’ın bir lütfu, bir tecellisidir, bir araya gelmemiz. Anadolu’da böyle bir okuma harekâtının başlaması önemli bir şeydir. Edebiyat öğretmenleri açısından da şanslıyız. Biraz önce bahsettim, Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Atatanır edebiyat hocamız. Ayrıca yine bir başka edebiyat hocamız, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım’dır ki beni öğretmenler odasında ilk kez diğer öğretmenlere takdim eden de odur. Bir de Yusuf Ziya Bey diye bir edebiyat öğretmenimiz var. O da bizi çok seviyor, çünkü o zamanlar Rasim’in Varlık’ta yazıları çıkıyor, biz çeşitli yerlerde yazı yazıyoruz. Hatta bir gün, tam hatırlayamıyorum Ataç mı ölmüştü, Sait Faik mi, hangisiydi, sanki bizim yakınımızmış gibi, Yusuf Ziya Bey geldi başsağlığı diledi. Kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen, bizi edebiyat ailesinden görüyordu. Böyle hocalarımız vardı, böyle bir ortamımız vardı. Bu Allah’ın bir lütfu değildir de nedir? Yani burada anlatmak, vurgulamak istediğim şu: Türkiye’de ilk defa Anadolu’da bir okuma harekâtı başlamış. Biz lise edebiyat derslerinde nerde kalmışız? Mehmet Âkif’te kalmışız. Ben o zamanlar, Gençlik gazetesinin genel yayın sekreteriyken gazetenin sahibi İstanbul’a giderken bana soruyor, “İstanbul’a gidiyorum, ne getireyim sana?” Ben de ondan Sezai Karakoç’un Körfez’ini, Şahdamar’ını, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı, Edip Cansever’in kitaplarını, yani o gün için II. Yeni’nin ne kadar kitabı varsa, ben onları istiyorum. Bize geliyor ve elimden düşmüyor, sabahlara kadar okuyorum...

Ezberleyip, Maraş caddelerinde volta atarken arkadaşlarınıza okuduğunuzu biliyoruz...

Aynen öyle. Ezberliyorum ve arkadaşlara okuyorum. Özellikle de Cahit (Zarifoğlu) ile paslaşarak. Cahit ve ben tabii özellikle, hastalık derecesinde... Çünkü şairiz. Bu okuma harekâtı çok önemlidir, Maraş’taki harekâtın özüdür, belkemiğini oluşturur.

Efendim, bu okuma harekâtını biraz örneklerle açmak isterim. Okuma serüveninizin Hazret-i Ali kıssalarıyla başladığını, Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile devam ettiğini okumuştum. Kimleri daha çok okuyordunuz?

İlkokuldayken her gece mutlaka bir Hazret-i Ali kitabı okurdum. Maraş’ta Ulu Cami’nin kenarında satılırdı o kitaplar. İlkokulda bir arkadaşım vardı Hacı Elmas. Onunla beraber alır, değiş tokuş ederdik, yani masrafı yarıya bölmüş olurduk. Tabi ağlayarak okurduk. Dini alt yapım bu kitaplardan gelir. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitaplarını okumaya başladım ve ben ne kadar kitabı elime geçtiyse okumuşumdur. Sonra Nihal Atsız ve Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tanıştık. Bozkurtlar Diriliyor’u, Barbaros Hayrettin’i, Oruç Reis’i falan okuduk. Tabi bu kitaplar çok heyecan verici kitaplardı. Benim tarih bilgim biraz da buralardan gelir. Şimdi düşünüyorum ve aslında çok da merak ediyorum, bu kitaplar nerede, hâlâ okunuyor mu, çocuklara veriliyor mu? Çünkü müthiş kitaplardı onlar. Mesela, M. Turhan Tan’ın Viyana Dönüşü adlı romanı müthiş bir kitaptır. Lise ikide ben klasikleri okumaya başladım. Ev ödevim zannederim, Flaubert’ten Madame Bovary idi. Tabi ondan evvel, bende müthiş bir Rus romanı aşkı başlamıştı. Dostoyevski hayatımın içine girdi.

O dönemdeki sınıf arkadaşlarınızın hepsinde Dostoyevski hayranlığı göze çarpıyor...

Tabi ki... Çünkü hep beraber okurduk. Mesela rahmetli Cahit’e baskı yaparak çok zor okuttuğumu hatırlıyorum. Ama sindirmiştir. Çünkü Cahit çok zor okurdu, aynen Özal gibi Red Kit okumayı severdi. Ben hâlâ okurum hatta şu anda bile başucumda açıktır Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Budala’sı, Karamazof Kardeşler’i. Tabi yalnız Dostoyevski değil. Şolohov’u üç kere beş kere okumuşumdur. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu unutmamak lazım. Pasternak müthiş bir şair, hem bir şair hem bir romancı. Yine Gogol, dönüp dönüp okuduklarımdandır. Gogol’un Ölü Canlar’ı benim için bir numaradır. Mesela Orhan Pamuk’un Kar’ını okuyorum, Dostoyevski’nin Ecinniler’ini görüyorum orada. Kar’daki modelin oradan geldiğini düşünüyorum. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de oralardan ilham almıştır. Yalnız bunlar değil tabii ki Rus romanı çok büyük, evrensel bir romandır, insanı anlatır ve birçok yazarı etkilemiştir.

Efendim, ‘Büyük Doğu’, ‘Diriliş’, ‘Edebiyat’ ve özellikle kurucusu olduğunuz ‘Mavera’ gibi dergileri, bu dergiler çevresinde oluşan edebiyat hareketlerini sizin anlatımınızla dinlemek isterdik...

Biliyorsunuz Büyük Doğu’yu Necip Fazıl Kısakürek çıkarıyor, “kapattım” diyor dergi kapanıyor, “çıkıyoruz” diyor dergi çıkıyor. Diriliş de aynı şekilde. Sezai Karakoç, sene 1967 olmalı, bir gün Ankara’ya geldi. Kızılay’da yürüyoruz, Sezai Karakoç “Diriliş’i kapatıyorum” dedi. Ben de itiraz ediyorum: “Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir.” O da “Hayır benimdir, kapatırım” diyor. Öyle bir tartışmamız oldu. Tabi ben onların o derinliğinin farkında değilim. Ben 300 lira maaş alan bir memurum. İstifa edeyim, ne olacak ki diye düşünüyorum. “Şu 12 sayı içerisinde dört beş tane kitap var onları neşrederek devam ederiz” deyince sinirlenerek “Sen ne bilirsin? Sen ne anlarsın? Bizde daha ne kitaplar var?” diye bana çıkıştı. Sonra da zaten dergiyi kapattı. O kapatınca, biz dedik ki bir dergi çıkaralım. Hatta aramızda espri de yapıyoruz “mendil kadar bir dergi çıkaralım” diye. Cahit yazıyor, Rasim’in de hikâyeleri var ama bende yazılmış bir şey yok. “Hem bu sayede elimiz de yazıya alışır, bir mendil kadar da olsa bir dergi çıkaralım” diyoruz.

O günlerde Sezai Karakoç Ankara’ya çok sık gelirdi. O gelişlerden birini daha anlatmak isterim: Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki vardı, Rasim Özdenören ile Sezai Karakoç arasında... Rasim Özdenören daha önceden Sezai Karakoç’a “Ağabey size bir mektup yazıyorum, henüz bitiremedim, bitince göndereceğim” demiş. Dayanamamış, bir sabah kalkmış gelmiş Sezai Karakoç, kapıyı çalmış, “Ver o mektubu” demiş. Rasim dışarıda kahvaltı hazırlamakla meşgulken o içeri girmiş mektupla birlikte “Yedi kere okudum bu mektubu, daha da okurum” demiş. Şunu söylemek istiyorum: Sezai Karakoç’un Rasim’e yazdığı mektuplar eğer yayımlanırsa ileride Türk edebiyatına çok büyük açılımlar getirecek metinlerdir. Ama bu mektupları gelip Rasim’den almıştır. Rasim’in yazdıkları zaten kendisindedir. Dolayısıyla bütün o mektuplar Sezai Karakoç’tadır.

Sonra Edebiyat dergisi çıktı. Sezai Karakoç bizimle irtibatı kesti. Diriliş’in yerine Edebiyat’ı ikame ediyoruz diye düşünmüş olmalı. Ama anlattığım gibi hiçbir alakası yok. Gittik geldik, ama anlatamadık. Hâlâ da bize küstür.

Peki efendim, Mavera?

O da şöyle. Büyük Doğu çıkıyor, kapanıyor. Diriliş çıkıyor, kapanıyor. Edebiyat da aynı şekilde. Bu dergiler hep kişiye bağlı dergilerdir, biliyorsun. Dedik ki “Biz öyle bir dergi çıkaralım ki bunun sahibi cemaat olsun, millet olsun”. Akabe Şirketini kurduk. Orada yayına başladık. Ben de memuriyetten istifa ettim. Mavera’nın macerası da böyle başladı.

Hukuk tahsilinizi yarıda bırakıp edebiyat okumaya karar veriyorsunuz... Bu karardaki en önemli etken neydi?

Şudur efendim: Hukuk Fakültesine gelip kaydolduk, Birinci sınıfı geçtik. Anayasa Hukukunu Ali Fuat Başgil’den okuyorum, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Medeni Hukuk derslerimize giriyor. O sırada 1960 ihtilali oluyor. Paramız yok. Rasim’le beraber öğretmen vekilliği yapmaya karar verdik ama olmadı. İhtilal sonrası bir kanun çıktı. Yedek subay öğretmen olarak Burdur Çuvallı Yeşilova Köyüne gittim. İki sene orda öğretmenlik yaptım, birçok hatıram da vardır orayla ilgili. Bu arada kaydımızı Ankara’ya alalım dedik. Çünkü Ankara Hukuk’ta devam mecburiyeti yok. Çalışırız, maaş alırız, sene sonunda da sınavlara girer, okulu yavaş yavaş bitiririz diye düşündük. Fakat bende bir hastalık var. Hem boş duramam hem de tembelim. Tekrar o Dostoyevski okumaları falan başladı. Kendimi hastalık derecesinde okumaya verdim. Rasim ile Cahit de İstiklal gazetesinde çalışıyorlar. Böyle bir ortamda ben de edebiyat bölümüne geçtim. Hadise budur. Hukuk, tıp, mantık elbette temel ilimlerdir. Ama bugün yeniden seçme imkânım olsaydı, ben sadece Osmanlıca öğrenir, sadece tarih ya da sosyoloji okurdum. Hadise budur.

Rasim Özdenören, sizi Akif Beyle mukayese eder ve onu “ağa” sizi de “bey” olarak niteler. Şenol Demiröz de sizi “nesillerin ağabeyi” olarak adlandırıyor. Nesillerin ağabeyi olmak nasıl bir duygu?

Bu çok güzel bir adlandırmadır, evet ağabey olmuşuz, ne yapalım ağabey diyorlar ama işin aslına bakarsanız nesillerin ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu’dur. O, yüzlerce insanla tanışırdı. Ve hiçbir şekilde bu insanlarla ilgili bir sınırlaması yoktu. Kime söyleyelim, kim bize yardım edebilir, diye düşündüğümüz birçok problemimizde aklımıza hep o gelirdi, “Fethi ağabeyden başka kimimiz var, ona söyleyelim” derdik. Bizi dinler, sağa sola telefon eder ve elinden geliyorsa o işi hallederdi. Zaten, oturduğu yerden bu tür irtibatları kurardı. Kendisi de “Bende telefonmania var çocuklar, telefon etmeden duramam” derdi. Yani asıl ağabey Fethi Gemuhluoğlu’dur. Bizim ağabeyliğimize bakma sen.

Temmuz 1981’de bir grup arkadaşınızla Afgan-Rus savaşının yoğun günlerinde mücahit kamplarına gidiyorsunuz. Gerçi Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanan “İpek Yolu’ndan Afganistan’a” adlı kitabınızda bu izlenimlerinizi anlattınız ama yine de sormama müsaade edin. Bu gezi fikrinin nasıl çıktığını biraz anlatabilir misiniz?

Hadise şu. Mavera’dan zaten takip ettiniz. Biz, Mavera’yı yaymak için, okutmak için, mecburen sınırlarını genişletiyoruz. Bilhassa Cahit, Afganistan’daki mücahitlerle irtibat kurdu, herkesi yazıya teşvik ettiği gibi onları da yazıya teşvik etti. Böylece Afganistan mücahitlerinden Mavera’ya yazılar gelmeye başladı. Ama bir süre sonra bize sitem etmeye başladılar, herkes buralara geldi, siz gelmiyorsunuz diye. Birinci elden bir ilişkimiz yok, birinci elden bir haber de veremiyoruz. Cahit bu geziyi bir şekilde organize etti. O zamanlar TOFAŞ, Murat arabalarını çıkarıyor, Kartal çıkacak, reklamını yapıyorlar. Cahit, çok girişken biridir, “TOFAŞ’a bir teklif götürelim” dedi. TOFAŞ’a projeyi anlatan bir yazı yazdı, onlar da projeyi havada kaptı. Bütün o coğrafyada, yani İpek Yolunda o Kartal’ı dolaştıracağız ve dönüşte bir multivizyon gösterimi yapacağız. Ve öylece gerçekleşti o proje. Ama ben yirmi bir günde, yirmi kilo verdim. Kardeşim Ahmet hastalandı zatürree oldu, bizimle cepheye gelemedi. Böyle bir maceraydı.

Bu politika parantezini bir mukayese ile kapatmama izin verirseniz şöyle sormak isterim: ‘Politika’ya bulaştınız ama izleyebildiğim kadarıyla birkaç yazı haricinde ‘poetika’dan uzak durdunuz. Şiir üzerine yazmamak, bir tercih miydi?

Hâlimi, maceramın özünü anlattım sana. Vaktim yoktu. Ama zaman zaman gerek gazetelerden gerek dergilerden senin gibi geliyorlar, soruyorlar ben de dilimin döndüğünce cevap vermeye çalışıyorum. Bir bavul dolusu malzeme var. Ama maalesef disiplinli bir şekilde onları bir araya toplayıp şiir üzerine sistemli bir şey yazamadık.

Hem şiirlerinizdeki mütevekkil hava, hem de şiir yayımlamadaki ekonomik tutumunuz, sabırlı bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Sabırlı bir şair olarak Erdem Bayazıt gerçek hayatta da bu kadar sabırlı mıdır?

Tabi ki ben zor yazan bir adamım. İlhama dayalıdır benim yazdıklarım. Şiir yayımlamadaki ekonomik tutumum böyle açıklanabilir. Sorunuzun diğer kısmına gelince, evet, şiirlerimde o sabırlı, o mütevekkil hava muhakkak vardır ve İslami olduğu içindir bu. Ama kendime sabırlı adam diyebilir miyim? Nasıl diyeyim? Diyemiyorum. Bir başka açıdan bakıldığında da sabırsız biriyim. Çünkü o sabırsızlık bize Necip Fazıl’dan sirayet etmiştir. Üstat’tan en çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: “Vaktim yok çocuklar.” Fethi ağabey de bunu çok sık söylerdi.

Şiiriniz öncelikle Müslüman coğrafya olmak üzere “zulma uğramış bütün yüreklerin” feryat eden sesi olarak yankılanıyor. Böylelikle çağdaş bir destan oluyor şiiriniz...

İlk defa bu kadar açık sana söylüyorum, belki bir iki yerde daha söylemiş olabilirim. Ses olarak benim şiirim eğer illa bir irtibat kurulacaksa, Nazım Hikmet’le ya da Ahmet Arif’le kurulur. Tempo olarak, doz olarak, ritim olarak onlarla irtibat kurulabilir ya da kurulmalıdır.

Sizin şiirinizi okurken “sürüp gelen çağlardan” bir sesle karşılaşıyoruz...

Şimdi, 70’li yıllar, 60’lı yılların sonu. Ortam belli, bizim hâlimiz belli, mücadelemiz belli. Aynı zamanda ilk günden beri siyasi yürüyüşümüz, bir tavrımız var. Biz Müslümanların ıstırabını çekiyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde işte benim bu şiirim ortaya çıkıyor.

Namık Kemal’in dediği gibi "Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına"...

Aynen öyle...

“Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinizde “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır” mısraından ilhamla sizin şiirleriniz için şöyle söylemek geliyor içimden “Erdem Bayazıt şiiri ki vatanımın coğrafyasıdır”. İnsanımızın duygu coğrafyasına bu kadar yaklaşabilmenin sırrı nedir?

Maraş’ta herkesin bir yaylası, bahçesi, bağı vardır, oraya her yaz göçerler. Ona biz yurt deriz, yani vatan. Özünde o vardır. Cahit Zarifoğlu ile komşudur bizim yaylamız, Güzlek. Kitapta rastlarsınız Güzlek ismine. Kardeşim Ahmet Bayazıt’ın bir ara eline çok para geçti. Annem ölünce, Maraş’ta bir konak yaptırdı, kendisi gidip on beş gün kalmamıştır. Ama biz kaldık, velhasıl bu çocuklar da bizim gibi yurt sevgisiyle, vatan sevgisiyle, toprak sevgisiyle yetişsinler isterdim. Yani, oralarda vatanın duygu coğrafyasına da yaklaşıyor insan. Bunlar bir de kurguyla olan şeyler değil, ancak ilhamla olabilecek şeyler. Daha önce de söylediğim gibi ben ilhamla yazan biriyim. Bunlar üzerine daha ne konuşabilirim ki ben bir şiiri yakalamış ve söylüyorum.

Şiirleriniz içinde bulunduğumuz kaotik ortama vurgu yaparken aynı zamanda içinde bir müjde barındırıyor. Nazif Gürdoğan şiiriniz için “Onun şiiri, geleceğinden hiç kuşkuya düşülmeyen bir zamanı haber verir.” der. Bu umut bilincinden söz etmek ister misiniz?

Öncelikle kesin bir kural vardır: En kötü şartlarda dahi Müslüman ümitsiz olmaz. Ayrıca biraz önce de söylediğim o hadis-i şerifteki gibi, elimizdeki fidanı dikeceğiz. Müslümana ümitsizlik yakışmaz, durmak yakışmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. O güzel dünya mutlaka gelecek, öyle bir şey olacak muhakkak. Mutlaka biz layık olursak Cenab-ı Allah bir fırsat verecek. O sürüp gelen çağlardan sesle, hep bu umutla yazdım ben.

Efendim, şiirinizdeki önemli temalardan biri de aşk. ‘Aşk’a nasıl ve nereden bakıyorsunuz?

Fuzuli’nin dediği gibi “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kal imiş ancak”. Bundan başka ne denir ki?

Toplu şiirlerinizin yeni baskısını şöyle takdim ediyorsunuz: “Okuyucuma! / Şiir diye / Bir ömür tüketerek yazdıklarım / İki saatte okunuyor / Bundan ucuz ne olabilir / Havadan başka.” Kendi şiirlerini çok acımasız eleştiren bir şair mi var bu sözlerin arkasında?

Öyle değil tabi ki. Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor. Benim kitabımda ilham dışı yazılmış birkaç tane şiir vardır. Bunlardan biri Dünyaya Dair’dir. Onun yazılış hikayesi de şöyledir. Ben hep söylerdim, “Bana bir kelime verin, size bir şiir yazayım.” Rasim bir gün dedi ki “Al sana üç tane kelime, hadi bakalım bir şiir yaz.” Kelimeler de sanırım, ‘mağara’, ‘otel’ ve ‘dünya’ idi. O şiir öyle yazıldı. Yine ilham dışı yazılmış bir başka şiirim, Bosna’ya Yazıt’tır. Diğeri de Gelecek Zaman Risalesi’ndedir.

Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerinizde, bir müzisyenin nota defterlerini andıran bir kullanımla “hızlı + coşkulu + yüksek + hafif + gürültülü + kararlı + sabit” gibi ifadelere yer veriyorsunuz... Bunlar şiirlerin okunma hızını mı belirliyor ya da neyi işaretliyor?

Biliyorsunuz Necip Fazıl’ın Senfoni şiiri vardır. Sonra bunun adını Çile olarak değiştirmiştir. Senfonik bir şiirdir bu. Yine Sezai Karakoç’un bazı şiirleri mesela Fırtına, Sesler tamamıyla senfonik şiirlerdir. Bir müzisyen senfoniyi nasıl tasarlarsa, şair de o şiirleri bir nevi öyle, bir senfoni gibi tasarlar. Verebildim mi veremedim mi bilemiyorum ama ben de Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerimde o senfonik söyleyişi aksettirmeye çalıştım.

Bu şiirleri de diğer şiirleriniz gibi kasete okumayı düşünüyor musunuz? Çünkü şairler kendi şiirlerini pek okuyamazlar ama sizin şiirleriniz sizin sesinizle sanki daha farklı bir anlam kazanıyor...

Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerin birçoğunu ben okudum aslında. Ama bir önceki gibi bir kasette toplamadık. O ilk kasetin hikayesi de şöyledir: Ankarada’yız, Sebeb Ey yeni yayımlanmış ve Gökalp diye bir arkadaşımız var. Kelimenin tam manasıyla, pintişti bana. Pintişmek, bir nevi ısrar etmek, yapışmak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelimedir. “Ağabey,” dedi “ben Asır Ajans’ı kuruyorum. Senin de bu şiirleri bir kasete okumanı istiyorum.” Ramazan ayı. “İyi de Gökalp,” dedim “ağzım kuruyor nasıl okuyayım ben?” Israr etti, tabi bu arada stüdyoyu da kiralamış. Kıramadım, mecburen o şartlarda stüdyoya girdik. İki üç günlük bir çalışmayla ve Ramazan’da o şiir kaseti ortaya çıktı. Dilim dönmüyor, dikkat ederseniz oradaki bazı kelimelerden de anlaşılır bu.

Şiirinizi yanlış değerlendirenler de oldu. Bir şiiriniz sizin niyetleriniz dışında “yanlış ve aşırı” yorumlandığında neler hissediyorsunuz?

Mesela Mehmet Kaplan Hoca benim şiirimi o dönemde, o anarşi döneminde, kendince yorumladı. Dönemin çok etkisinde kaldı. Mesela ben ‘emek’ten bahsediyorum, o beni neredeyse Marksist olmakla itham ediyor. Ben de biraz ağır cevap vermişim, ama şimdi pişmanım. Gerçi kendisi de sonradan, “yanlış yapmışız” demiş. Onun en büyük hatası zannımca şudur: Bana Yunus Emre gibi yazmadığım için hesap soruyor. Yunus Emrelere ihanetle beni yargılıyor. Yani, herkes aynı şekilde yazmak mecburiyetinde mi? Ayrıca Yunus Emre bu çağda yine aynı şiirleri mi yazardı?

“Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer” düşüncesinden hareketle yazmak istediğiniz Üsküdar Risalesi hangi aşamada diye sorsam...

Allah fırsat verir, sağlığım düzelirse bu şiiri tamamlamak istiyorum. Üsküdar ile ilgili bir sürü dergi, kaset, doküman topladım. Onların hepsini elden geçirmem gerekiyor. Ama onlarla, şimdilik uğraşamıyorum. Bir ilham, bir yoğunluk gelecek ki ben onu yazabileyim. O ilk mısra var sadece, ama o da benim değil aslında: “Kudüs Üsküdar’dan başlar.” Bakalım bekliyoruz, ben de merak ediyorum ne çıkacağını...

Bizi kırmayarak kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca Allah acil şifalar versin, efendim.

Rica ederim... Dualarınızı eksik etmeyin.

Kaynak:
"EDEBİYAT ORTAMI" dergisi

Sayı:1, Mart-Nisan 2008
http://edebiyatortami.blogspot.com/

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::


Online Sayaç
  • Hazırlayan: Abdullah Birokur